Etiketler

,

Rıfat Ilgaz ile ilgili Baver Ergun’a ait çok beğendiğim bir yazıyı paylaşmak istiyorum:

Rıfat Ilgaz, Hababam Sınıfı’nı hangi acıları çekerken kaleme almıştır?

 
Kastamonu’nun Cide ilçesinde doğdu. Okulda başarılı bir öğrenci idi. Güzel yazılar ve şiirler yazıyordu. Daha on altı yaşındayken, Faruk Nafız Çamlıbel’in dikkatini çekti.

Yazmaya devam etti. Okulda haşarı bir öğrenciydi. Yerinde duramazdı ve sırf bu yüzden “hâl ve gidişattan” sürekli kötü not alırdı.

1933’de askere gitti. Kemal Tahir’le burada tanıştı.

Hem öğretmen, hem yazar, hem de şairdi. Belli ki doğuştan yetenekliydi.

Daha sonra Tarık Akan’ın başrolünü oynayıp ödüller kazanacağı Karartma Geceleri’ni de o kaleme almıştı.

Bütün hayatı sürgün, hapis ve kaçışlarla sürdü. Oğlu Aydın Ilgaz ’ın söylediği gibi, “Öyle dönemler oldu ki babamla gizli gizli Beşiktaş Vapur İskelesi’nde buluşurduk.”

Çok zorlu hayat koşullarında ayakta durmaya çalıştı.

İlk eşinden ayrıldı. Sonra tekrar evlendi. Tek bir dikili ağacı bile olmadı bu hayatta. Paraya da önem vermezdi. Bir şiirinde söylediği gibi:

Ne saray, ne yalı ne köşk,
Ne bir dairecik kooperatiften,
Ne bebek sırtlarında bir çadır,
Bir gecekondu da yok…

Babasını ya hastanede ya da hapishanede hatırladığını söylüyor oğlu Aydın Ilgaz.

Bir kere bile rahat nefes alamadı diyor. Cezaevinin yemeklerini de yiyemezdi zaten. Verem olmuştu.

Bakın kendisi, verem hastalığına yakalanmasını şiirine nasıl dökmüş :

“Nerden de tutulduk bu derde, / Ne kuruntuya verdim kendimi, / Ne kara sevda geçti başımdan! / Temelimiz çürükmüş, anlaşıldı / Bu kadar dayanabilirdi sıkıntıya /Seferberlik ekmeğiyle büyüyen.. ”
Sanatoryuma gidişlerinde Nazım Hikmet ile tanıştı.

Bütün Türkiye onu eserleriyle tanıdı, o ise geçim sıkıntısını iliklerine kadar hissediyordu. Askeri cezaevlerinde yatıyor, ağır cezalarda yargılanıyordu.

1989 yılına kadar eserlerini yayınlayan yayınevini on beş kez mahkemeye vermesine rağmen, telif ücreti olarak ancak 1500 lira para alabildi.

1946 yılında çıkardığı Marko Paşa dergisi kapatıldığında, O’da başına “hür” ekleyerek, Hür Marko Paşa isimli meşhur gazetesini çıkarmış.

Onun ifadesiyle, dergilerimiz baskıdan çıkıp, henüz dağıtılmadan toplatılıyordu.

Bu yüzden meşhur Marko Paşa Dergisi’nin lejandına “toplatılmadığı zaman çıkan dergi” diye yazarak, mizah yeteneğini yine gösteriyordu…

Yetmiş iki yaşında olmasına rağmen, gözleri bağlı olarak, Kastamonu’nun Cide ilçesi sokaklarında yakalanmış (!) ve gezdiriliyordu.

Bir edebiyatçı, şair, öğretmen ve mizah yazarı.

Zeki Alasya’nın dediği gibi, “Hrçın ama asla geçimsiz değildi.”

Can Baba’nın dediği gibi, “Ilgaz, sen Anadolu’nun yüce bir dağısın, eteklerinde kitaplar…”

Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar ise ona artık plaket veriyordu ve diyordu ki, “Özgürlük ve demokrasi adına vermiş olduğunuz savaşta, Türk ulusu adına sizinle gurur duyuyoruz.”

Çalçene, Varlık, Dolmuş, Çığır gibi dergilerde yazdı. Geniş kitleler Hababam Sınıfını ilk kez bu dergilerle tanıdı.

Rıfat Ilgaz işte böyle bir insandı.

Bizi bu kadar güldüren, Hababam Sınıfı’nın yazarı böyle çileli bir hayat sürdü.

Bir neslin, onun eserleriyle gülerek büyüdüğünü düşündüğümde şaşırıyorum. Sen bu kadar sıkıntı çek; ama eserlerine bunun tam aksini yansıt…

Sürekli insanlara bir şeyler vermeye çalışmış hayatı boyunca. Para pula da önem vermemiş. Geçinememiş bile doğru dürüst. Hâni dünya onun olsa, bütün insanlığa dağıtacak.

Ölmeden iki yıl önce 1991’deki son şiirinde bakın neler diyor yine aynı düşünceyle:

“Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse, /Boşa gitmesin son sıcaklığım…”

12.Tüyap Kitap Fuarı’nda onur ödülü kazandığında maalesef artık hayatta değildi…

10 Temmuz 1993’de hayata gözlerini yumdu. Şimdi Zincirlikuyu Mezarlığı’nda ebedi uykusunda…

İşte o güldüğümüz, bizi eğlendiren Hababam Sınıfı’nın yaratıcısı sevgili Rıfat Ilgaz Hoca’nın hüzünlü hikayesi böyle.

Reklamlar