Etiketler

, , ,

Bugünlerde çocukluğuma geri döndüm. Çocuk kitaplarını okumaya başladım. Biraz utanıyorum kendimden aslında neden daha önce okumadım diye. Neyse okudum en nihayetindeJ önce kitap hakkında kısa bir bilgi vereyim size tabii wikipediadan alarakJ

“Küçük Prens (Fransızca le petit prince), Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry‘nin en ünlü hikayesidir. 1943‘te yayımlanmıştır. Hikaye New York‘ta bir otel odasında yazılmıştır. Kitapta Exupéry’nin çizimleri de bulunur.

Basit bir çocuk kitabı gibi görünen ama aslında yaşam, sevgi ve aşk hakkında derin anlamlar içeren Küçük Prens’te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü‘ne düşen pilotun Küçük Prens’le karşılaşması ile başlayan kitapta Küçük Prens’in ağzından Saint-Exupéry, insanların hatalarını ve aptallıklarını, büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını vurgular.

Dünya çapında çok okunan ve çok sevilen bu kitabın yazarı Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra (ne tuhaftır ki) Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Fransa’da çok sevilen Küçük Prens’in resmi 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BC%C3%A7%C3%BCk_Prens_%28roman%29

 

ve şimdi de okurken beni büyüleyen ve her sayfasında hayal gücüyle ve anlatım diliyle şaşırtan Küçük Prens kitabından altını çizdiğim cümleler:

 

Kitabın önsözü

Leon Werth’e

Bu kitabı bir büyüğe sunuyor olmamdan dolayı çocuk okurlarımın beni hoş görmelerini dilerim. Bunu yapmamın çok ciddi bir nedeni var: O. benim dünyadaki en iyi arkadaşım. İkinci nedenim de şu: Bu adam her şeyi anlıyor, çocuk kitaplarını bile. Üçüncü bir nedenim daha var: Fransa’da yaşıyor şu anda, aç ve üşüyor. Biraz yüreğinin ısıtılması ona iyi gelir. Eğer bütün bu nedenler size yeterli gelmiyorsa, o zaman ben de bu kitabı onun çocukluğuna armağan ederim. Bütün büyüklerin bir zamanlar çocuk olduğunu biliyoruz: pek azı bunu hatırlasa da…
Neyse, sunuşumu şöylece değiştiriyorum:

Leon Werth’in çocukluğuna..

Kitaptan….

*Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. “Sesi nasıl?” demezler örneğin, ya da. “Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?” diye sormazlar. Onun yerine. “Kaç yaşında?” derler. “Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?” Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı. Eğer büyüklere, “Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı: pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var,” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, “Yüz milyonluk bir ev gördüm,” dersiniz, işte o zaman size, “Oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp. Aynı şekilde onlara, “Küçük prensin güler yüzlülüğü, tatlılığı ve bir koyun istiyor olması, onun var olduğunu gösterir. Birisi bir koyun istiyorsa, bu onun varlığının kanıtıdır.” derseniz size inanmazlar, dalga geçerler. Ama onlara, “Küçük prensin geldiği gezegenin adı Asteroid B-612’dir,” derseniz, işte o zaman size inanıverirler ve sıkıcı sorular sormazlar. Büyükler böyledir işte. Ama bunu onlara anlatabilmek olanaksızdır. Çocuklar büyükler karşısında her zaman sabırlı ve anlayışlı olmak zorundalar.

 

* Gerçekten çok kızmıştı. Altın renkli saçları rüzgârda dalgalanıyordu. “Gezegenlerden birinde yaşayan kırmızı yüzlü bir adam tanıyorum. Tek bir çiçek koklamamış, tek bir kez bir yıldıza bakmamış, kimseyi sevmemiş. Yaşamı boyunca tek yaptığı şey bir takım sayıları toplamak. O da bütün gün kendi kendine aynı şeyi söylüyor, senin gibi: ‘Çok önemli işlerim var benim!’ Bunları söylerken gururla kabarıyor göğsü. Ama o bir insan değil ki, mantar!”

 

* Küçük prens şimdi öfkeden bembeyazdı. “Çiçeklerin milyonlarca yıldır dikenleri var. Milyonlarca yıldır koyunlar dikenli çiçekleri de yiyorlar. Peki bu çiçeklerin hâla dikenleri olsun diye çabalamalarının nedenini anlamaya çalışmak önemli işlerden sayılmıyor. Koyunlarla çiçekler arasındaki bu savaş kırmızı yüzlü adamın topladığı rakamlardan daha mı önemsiz? Hele benim gezegenimde, yalnız benimkinde yaşayabilen bir çiçeğimin olduğunu, bunu koyunun bir ısırışta yok edebileceğini düşün. Bu çok mu önemsiz?” Şimdi de yüzü al aldı. “İnsan bir çiçeği severse, milyonlarca ve milyonlarca yıldızda yalnız tek bir çiçek açarsa, işte o yıldızlara bakarak mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: ‘İşte orada, o yıldızlardan birinde benim çiçeğim.’ Ama koyun çiçeği yedi miydi bütün yıldızlar kararıverir… Bu da hiç önemli değil, öyle mi?” Sözleri hıçkırıklara boğuldu.

* “bir şeyi anlamaya çalışırken neyi dikkate almam gerektiğini bilmiyordum. Sözlere değil, yapılanlara bakmalıydım. Güzel kokularıyla beni öyle büyülemişti ki… Ondan uzaklaşmamalıydım… Onun bana yaptığı o küçük numaraların arkasında yatan sevgiyi anlamalıydım. Çiçekler çok tutarsız oluyorlar. Ama onu nasıl sevmem gerektiğini bilemeyecek kadar küçüktüm…”

* “Doğru,” dedi kral. “İnsan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır. Eğer halkınıza gidip kendilerini denize atmalarını emrederseniz size isyan ediverirler. Bana gelince… Emirlerime uyulmasını istemek benim hakkım. Çünkü ben mantıklı emirler veriyorum.”

* “O halde kendini yargılayacaksın,” dedi kral. “En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir.”

* Yedinci gezegen böylece Dünya oldu. Dünya öyle sıradan bir gezegen değildir. Orada (zenci kralları da atlamadan) tam 111 kral, 7.000 coğrafyacı, 900.000 işadamı, 7.500.000 ayyaş, 311.000.000 kendini beğenmiş insan yaşar; 2.000.000.000 insan yani.

* “İnsanların arasında da yalnızdır insan,” dedi yılan. Küçük prens uzun uzun ona baktı. “Sen komik bir hayvansın,” dedi. “Parmağım kadar kalınlığın…” “Ama bir kralın parmağından bile daha güçlüyüm,” dedi yılan. Küçük prens gülümsedi.

* “Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü küçük prens. “Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı…”

* Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken, seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgârın sesini de seveceğim…” Tilki uzun bir süre küçük prense baktı. Sonra da, “Lütfen… Evcilleştir beni!” dedi. “Çok isterim,” dedi küçük prens, “ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var.” “İnsan ancak evcilleştirirse anlar,” dedi tilki. “İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.” “Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?” diye sordu küçük prens. “Çok sabırlı olmalısın,” dedi tilki. “Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…”

* “Aynı saatte gelmen daha iyi olur,” dedi tilki. “Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı…”

* İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.” “Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez,” diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu. “Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır.”

* “Yalnızca çocuklar neyin peşinde olduklarını biliyorlar,” dedi küçük prens. “Paçavradan bir bebekle saatlerce oynarlar ve o bebek çok önemli olur onlar için ve eğer birisi onu ellerinden almaya kalkarsa ağlarlar…”

* İnsanlar,” dedi küçük prens, “neyin peşinde olduklarını bilmeden ekspres trenlere binip oradan oraya telaşla gidip geliyorlar…”

* “Yaşadığın yerdeki insanlar,” dedi küçük prens, “bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de. “Bulamıyorlar,” diye yanıtladım. “Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler.” “Doğru,” dedim. Küçük prens ekledi: “Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan…”

bu arada küçük prensin hemen her bölümün sonunda söylediği “büyükler gerçekten tuhaf” cümlesine katılmamak elde değil:)