Etiketler

, , , , , , , , ,

Zaman zaman dünya klasiklerinden kitaplar okumaya çalışıyorum. bazen bitmesini hiç istemediğim adeta bir film izlercesine sürükleyen kitaplar da oluyor bazen de  başladığı işi yarım bırakmama huyuna sahip olan birisi olarak okurken sıkılsam bile okuduğum kitaplar da oluyor.  Charles Dickens ve Gorki’nin eserleri film gibi dürükleyen kitaplar kategorisine girerken  Fyodor Dostoyevsky için aynı şeyi maalesef söyleyemeyeceğim. Malum hepimiz biliyoruz ki  Suç ve Ceza mutlaka okunması gereken kitaplar arasındadır. Bir zamanlar Suç ve Cezayı okumadım demek bir suç işlemiş hissi yaratırdı bende. İşte bu histen bir an önce kurtulmak için aldım elime Suç ve Ceza’nın 2 ciltten 1 cilde  indirgenmiş özet halini. Gerisi malum. Raskolniv’u tanıdım:D Kitabın anlatım dili oldukça etkileyiciydi. Özellikle Raskolnikov‘un yaşlı kadını öldürme olayının anlatıldığı bölümü okurken sarsıldığımı itiraf etmeliyim. Yani anlayacağınız Raskolnikov’un yaşadığı bütün duygu karmaşasını, gelgitlerini, vicdan azabını onunla birlikte yaşadım. Aslında kitabın en çok beğenilen kısmı da bu. Siz de kendinizi sorguluyorsunuz, geriliyorsunuz, üzülüyorsunuz. Belki de bu nedenle okurken bir kasvet bulutu çöküyordu üstüme.  Bu nedenle  kitap okunması zor bir kitap. yine de bir şaheser olduğunu kabul etmeliyim. (Bu arada küçük bir not. kitabın çizgi romanı var. Belki de burdan okumak daha keyif verecektir. Okumayıp ta okumak isteyenlenanare duyurulur).

Suç ve Ceza’yı bitirdikten sonra   yine ünlü klasiklerden devam etme kararı alıp  Emile Zola‘nın 2 ciltten oluşan ünlü kitaplarından biri olan NANA isimli kitabını okumaya başladım. Kitapta o kadar çok karakter var ki karakterleri akılda tutmak mümkün değil. Çok fazla  tasvir yapılıyor ki dozunu aşmış tasvirli kitaplardan hiç hoşlanmıyorum. Romanın konusu ise (Kitabın arka kapağından alıntıdır): “Bu romanda Zola, bir kadının, bir rejimin (II. İmparatorluk Fransa’sı) ve bir toplumun çürüyüşünü resmediyor. Bu resimde cinsellik, tarih ve mit hep birlikte yaşıyor ve tükeniyor; aynı anda ve aynı kötü ağız kokusu içinde. ” Şunu söylemem gerekir ki hiç bir kitabı okurken bu kadar sıkılmadım. Belki de çevirinin de büyük bir etkisi vardır diye düşünüyorum.

eylülson olarak tasvir demişken aklıma gelen Türk klasiklerinden Mehmet Rauf’un “Eylül” romanı hakkındaki düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum.  Biliyoruz ki bu kitap Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı. Kitap gerçekten de taşıdığı bu unvanı fazlasıyla hak ediyor. Lakin benim gibi tasvirlerin çok fazla olduğu kitapları sevmeyenler için pek de ideal bir kitap değil. Kitap’ta yasak bir aşk anlatılıyor. Suat ve Süreyya’nın yasak aşkı. Birbirlerini gördüklerinde Süreyyanın yaşadığı heyecanın 1 sayfa anlatıldığı düşünülürse kitabın gerisini siz düşünün artık. Evet bazen siz de kendinizi sorgularken buluyorsunuz ama bir yerden sonra da bunaltıyor.

Bütün Suç ve Ceza, Nana, Eylül sevenlere sevmeyenlere sevgiler, saygılar:D