(Öncelikle bu kitabı bana öneren ve de hediye eden can kuzenim Işılıma teşekkür ederim:))

Hiçbir kitap bir insanı bu kadar etkileyemez, her sayfasında gözleri dolamaz. Küçüklere yazılmış bu kitabı okumalarını büyüklere tavsiye ederim.

Kitabın önsözü ile başlayalım. Çok etkileyici bir önsöz

“tahtadan atları, kurşundan askerleri, lastikten topları, plastikten arabaları, kısacası parayla satın alınabilen hiçbir oyuncağı olmamış yoksul bir çocuğun öyküsüdür bu öykü.

O’nun çocukluğu boyunca bir tek oyuncağı oldu: Bir horoz, gülibikli bir horoz!

Gülibik, o yoksul çocuk için oyuncak olmaktan da öte bir şeydi: bir dost, bir arkadaş, bir umuttu. Öyleyse bu öykü, o yoksul çocukla Gülibik’in sevinçlerini, acılarını, umutlarını, arkadaşlıklarını da anlatır.

O yoksul çocuk artık büyümüştür. Birçok okulda okumuş, birçok işe girmiş çıkmış, gerekli gereksiz bir yığın bilgiyi, çarpım tablosunu bile öğrenmiş, ama unutmuştur. Bir tek Gülibik’i unutmamıştır yıllardan beri.

Bu öykünün yazarı, öyküsünü, Gülibik’in anısına saygısından, o horozla o yoksul çocuğa, yeryüzündeki tüm horozlarla yeryüzündeki tüm yoksul çocuklara armağan etmektedir.

Merhaba!

Çetin Öner ”

Kitaptaki tanımlar ve tasvirler son derece yaratıcı ve de duygusal. İşte bunlardan bazıları:

“peki tavukla horoz arasında ne fark vardır?

Dinle bak anlatayım: tavuk önce yumurtadır, sonra tavuk olur. sonra da yine yumurta olur. enayi horozlar ise önce yumurta, sonra horozdurlar. yeniden yumurta olamazlar. ölünce de, ölü bir horozdurlar artık.”

“babamla her pazar, pazar yerine giderdik, demiştim ya, şöyle bir yerdi pazar yeri:

koskoca bir alana satılabilecek her şeyi, satıcıları, alıcıları doldurun, üstüne de kocaman bir güneş koyun! kırmızı domatesleri, yeşil biberleri, sarı armutları da ortaya saçın! işte böylesine kalabalık, renkli bir yerdi pazar yeri.”

“düşman, tembel, ama obur bir hayvandır! kendi çıkarı için hiç gereği yokken öteki canlılara zarar verir. tembeldir ama sofradan en büyük payı da o alır.”

“yemyeşil buğday tarlalarından geçerdi yolumuz. bir deniz gibi dalgalanırdı buğdaylar. deniz görmemiştim ama deniz, masmavi bir buğday tarlası gibidir diye düşünürdüm. köye dönerken, yol boyunca tarladan dönen köylülerimiz katılırdı bize. ancak o zaman görebilirdim arkadaşlarımı. tarlada çalışmaktan yüzleri çatlamıştı, burun derileri kavlamış, elleri nasır bağlamıştı. hoş, benim de onlardan kalır yanım yoktu ya gene de bir horozum vardı benim. mutluydum.”

“ayrıca bir horozun neden öldüğü de önemlidir. tavukların kurtuluşu uğruna ölen horozlar için ölüm, bir son değildir. onlar ölseler, bir daha yumurta olmasalar bile, anıları sürdürü yaşamlarını. bir tavuğun ölümü bu durumda o kadar önemli değildir. onlar nasıl olsa yeni yumurtalar biçiminde sürdüreceklerdir soylarını. oysa bir horoz, bir daha yumurta olamayacağını bile bile ölüme gidiyorsa, saygı duyulur ona ancak.”

“toprak anamız, dağ da babamızdı biz yoksul köylülerin. toprak ana kucağını, dağ baba kollarını açardı bize..”

“artık bahardı, yalın ayak dolaşmanın da zor bir yanı kalmamıştı. toprak ana, güneşten emdiği sıcaklıkla ısıtıyordu küçücük ayaklarımızı. ve dağlar bizlere acıyıp, dikenlerini büyütmemişlerdi ayaklarımıza batmasın diye. ”

Bence herkesin kitaplığında bulunması gereken ve senede bir defa okunması gereken bir kitap.

Reklamlar